Sayfalar

8 Eylül 2012 Cumartesi

Belirli Gün ve Haftalar


   Kafka bir gün - daha böcek olmamışken- Belirli Gün Haftalar Kolu'nun ne işe yaradığını ve bu belirlenmiş günlerin belirsizliği üzerine yine belli belirsiz bir şekilde düşünürken. O zamanlar kimsenin üyesi olmaya tennezül dahi etmediği bu kolun, geleceğin bir kolu - olacağını aklının köşesinden dahi geçirmedi. ya da geçiremedi. ve gitti Sivil Savunma Kolu oldu.

   Fakat arkadaşı Camus' benim için farketmez "hepsi bir" nasıl olsa bi boka yaradığı yok diyerek geriye ne kaldıysa o kola yazdı adını. - Hatta kendisi bile yazmadı - boş kalan yere öğretmeni onun adını , onun adına  karaladı.

  Diğer bir arkladaşları Sartre ise "Kol özden önce gelir" falan deyip deli ayağına yattı. Öğretmeni senin kafan çok karışmış oğlum çık bi elini yüzünü yıka gez dolaş diyerek - Küçük Sartre'yi  "Gezi ve İnceleme Kolu'na yazdı.

  O esnada bıyıkları daha yeni terlemiş olan minik Nietzsche ise kararını çoktan vermişti. Hava Gözlem Kolu olacaktı. Aslında Sınıf  Başkanı'da olası vardı ama - İlerde bir gün, Ahlağın Soykütüğü Üzerine kitap yazacak adamım ben lan deyip kendini frenleledi. Ya da frengiledi.

   Marx ise Temizlik Kolu olup milletin dırdırını çekeceğime gider sınıf başkanlığına adaylığımı koyarım daha iyi diye düşündü. Öğretmeni küçük Marx'a sınıfa konuşma yapması için bir kaç dakika verdi. Sonrasında ise "Marx başkan olsun diyenler parmak kaldırsın" diye sınıfa direktif verecekti. O yüzden Marx'ın yapacağı bu konuşma çok önemliydi ve Marx cümlelerine; Eğer beni başkan seçerseniz sınıfları ortadan kaldıracağım diye başladı. Kimse bi bok anlamadı ama Marx o kadar cok konustu ki toplasan 3cilt kitap olurdu. Öğretmeni sussun diye Marx'ı Başkan yaptı ve bir süre 2-A 2B 2C sınıfı toplanıp aynı derslikte eğitim ve öğretim hayatlarına devam etti. Bir sırada 3 kişi falan oturdular.. Çok ses çıkıyordu ve öğretmenin ne dediği anlaşılmıyordu. O yüzden o sınıfa maruz kalmış bir çok genç beyin orta okul bittiğinde hayatlarına Çınarlı Yüksek Meslek okulunda devam ettiler. Çoğu şuan işsiz. Böylece, Marx'ın ilk Komün denemesi başarısız olmuştu.

    Sonuç olarak bu 5 arkadaş perişan oldu gitti. Sınıfın geneli ise seçtiği kolların mağduru olmuş, bundan sonraki hayatları o seçtikleri "eğitsel kollar" ışığında kararmış gitmişti. Sadece ve sadece Belirli Gün ve Haftalar Kolu'nu seçenler hayatları boyunca kendileriyle ve sistemle barışık yaşadılar ve her gün gece 12'yi geçtiğinde Facebook'ta o günün anlam ve önemine dair iletiler paylaştılar. Nispeten kolay bi işleri vardı ve her ayın 15'i demeden de maaşları bankaya yatıyordu..

22 Temmuz 2012 Pazar

Haplı mısın bilader ?

 Haplı mısın  bilader ? 
 - Allah kabul etsin.


    http://www.oruchapisiparis.com/

  En son yazımı 24nisan'da yazmışım. Kaç ay geçmiş üzerinden ama hala bir şey yazasım yok.
  Ama olsun.
 Blog işi yürek işidir.

24 Nisan 2012 Salı

YERALTI Filmi.



   [Olur da bu sıkıcı film üzerine yazılan daha sıkıcı bu yazıyı okuyacak olursanız ilk önce sessiz sakin - kendinizle kaldığını bir vakitte - şu şarkıyı dinlerseniz iyi olur fena olmaz. İlhan İrem - Yeraltından Fısıltılar]
                                                               --- (filme dair spoiler içermez) ---
...

   Öznel bir üretimin bir başkası tarafından yine öznel bir yorumu olabilir. Eleştirisi ise  -çok zor- olur.  Bu yazı;  öznel bir üretimin yine bir başkası tarafından öznel yorumunun üzerine benim kişisel akıl yürütmemdir. Çünkü şuna inanıyorum ki; “kişisel” olan aynı zamanda toplumsal olandır ve benim kendimi belirleyişimde aldığım kararlar aynı zamanda etrafımdakileri de belirler. Kendimden başkası olamayacağım gerçeği de ancak ve ancak tüm yolları deneyip yeraltına  iyice yaklaştıkça fark edebileceğim bir hakikat olduğuna göre kişinin kendini sevmesinden başka çaresi yoktur.
    

   Bir mecburiyet yoluyla kendini sevme yolunu seçmiş insan , vücudunda bir kanser gibi yayıldığının her an farkında olduğu varoluşu ile artık barışmayı , mutluluk ve sevgi gibi temel gereksinimleri olan insansal duygularına ek olarak korku ve açlık gibi hayvansal korkularını da göz ardı edemeyişinden gelen orta yolu bulma çabası söz konusu insanda; mutluluk, sevgi, korku ve açlık kavramlarının yer yer iyice iç içe geçmesine , ancak korku ile duyabileceği bir sevgi ve  doyumsuz bir mutluluk anlayaşı olarak  geri döner.  ( imla olarak yerle bir olan bu paragrafı tek solukta okumanız tavsiye olunur çünkü, demek istediklerimi kelimelerle ifade etmek sanırım mümkün olmadı. Ama yine de ayrı ayrı olmasa da bir bütün olarak  bu paragraf bazılarına bir şeyler ifade edecektir.)

  
   Söz konusu filmle alakalı ve yer yer alakasız olarak ilerleyen bu yazımda, özellikle ikinci paragrafta fark ettiğim bir gerçek, film hakkında da bir başka gerçeği daha iyi anlamama yardımcı oldu.  Eğer ki insanın ne olduğuna dair bir şeyler anlatmak istiyorsanız. Bunu kendinizden bağımsız ve diğerlerinin sizi onlara bağımlı kılacak kurallarını alt etmeden yapmanız pek de mümkün değil. Bence bu yüzden Yeraltı’nda  yer yer bu zorlukları aşma çabasından kaynaklanan aksaklıkları görüyoruz. ( bur bir eleştiri değildir. Aksine filmi beğenmemi sağlayan iç dinamiklerden biri) Çünkü, ben -kişisel olarak- bir filmde tıpkı insanın kendi çıkmazlarında olduğu gibi , filmin gidişatında var olabilecek bu tutarsızlıkları ve çoğu izleyici tarafından büyük bir hata olarak görülebilecek çoğu şeyi filmin yaratıcısının da tıpkı filmin baş karakteri Muharrem gibi bir karakter olabileceğini de göz onunda bulundurarak; yani filmi yaratıcısının kusurları ile bir görerek kendi içimde haklı çıkarıyorum.
  
   Kelimeleri bir araya getirip cümlelere, bu cümleleri de bir sıraya koyup paragraflara dönüştürme çabası tıpkı bir filmin ard arda sıralanmış sahnelerinden farksız. Kendinden başkasına da kendini anlatma çabası filmde de gördüğümüz gibi yer yer dış seslere gereksinim duyuyor.( dış ses, söz konusu yazı olunca,burada olduğu gibi parantez olarak kendini gösterir ) Tabi bu dış sesler olmasa nasıl olurdu kestirmek zor ama bunun da yine yönetmenin müthiş bir anlaşılma korkusunun ürünü olduğunu unutmamak gerekiyor. Öyle ya da böyle Zeki Demirkubuz gerçeği her şeyin üzerinde tutmak için kendi egoları ile devamlı savaş halinde olan bir yönetmen. Tabi ki, bu savaşta bazen galip gelecek bazen de yenilecek. 
  
  Yeraltından çıkıyoruz..

   Kısacası, bu film Zeki Demirkubuz deyince , ilk olarak ” Abi Masumiyet, Kader süper ya.”  Diye cevap verenlerin  ( ki ben de bu filmleri çok seviyorum ve anlaşılacağı üzere burada olayın farklı bir yönünden bahsedeceğim. ) çok da seveceği bir film değil okuduğum kadarıyla olmamışta. Bu iki filmin arabesk altyapısından etkilenip kendilerine yakın bulmuş olanların seveceği türden bir film değil Yeraltı. Çünkü; bu filmlerin toplumda Orhan Gencebay misali bir sempatisi ve kabul görmüşlüğü vardı. Fakat söz konusu Yazgı gibi toplumun genelinin uzak olduğu duygular ya da Üçüncü Sayfa gibi her zaman hor görülecek  en alt kültürün hikayeleri olunca aynı beğeni mümkün olmamıştı. Yeraltında da  yine çoğumuzun pek düşünmek istemediği insana dair duygular söz konusu. Tabi ki bir Dostoyevski hikayesinden de esinlenilmiş olmasından ötürü.  

   Ek olarak; Zeki Demirkubuz onu derinden etkileyen yönetmenlerden birinin Michael HANEKE olduğundan artık bi yerlerde bahsetmeli. Filmin bir sahnesi ben de direk Der Siebente Kontinent’e ait duygular uyandırdı -  görsel ve işitsel olarak- . 

27 Mart 2012 Salı

Modern İnsanın Maceraları 4


   Modern insan evrendeki en rahat yerin odanın köşesinde, başının sol tarafında bulundan sehpanın sivri ucu olduğunu fark edince var olmanın değil hiç olmamanın bir özgürlüğü olabileceğini düşündü.
    
 Devamında ise bir durumun belirlenmişliği asla onun özgürlüğünü belirlemeyeceğine göre var olanın içinde herhangi bir sonsuz hareket alanı aramanın nafile bir çaba olacağını aklından geçirdi ama bunu belli belirsiz bir şekilde aklından geçirmiş olacak ki o kadarda üzeride durmadı belki de istemedi.
    
   Tüm cümlelerin ortak noktasından anlaşılacağı üzere bu esnada sadece düşündü, yani tüm bunlar olduğu sırada hiç kıpırdamadı ya da kıpırdayamadı bunun kendisinin bir tercihi olup olmadığının ayrımına varacak kadar kafa yormayı anlamsız bulmuş olmalı ki sadece o evrendeki en rahat yerin başını esir almasını sehpanın köşesi ile ağır kafası arasındaki ezilmiş sol kulağı sayesinde dinledi.
   
  Sehpanın üzerinde bir cansız manken bütün o plastik kokusu ve donuk bakışları ile tepesinden aşağı ona bakıyordu fakat bunu görebilmek modern insanın konumu ve o anki durumu açısından imkansıza yakındı. Modern insan sadece sağ çaprazında olup bitenleri kısmen açık olan sağ gözü aracılığı ile görmeye çalışırken sol gözü ile sehpanın sivri köşesine bakıp bir yandan da bunun nasıl da dünyanın en rahat yeri olabileceğini düşünüyordu.
   
  Modern insanın bu anlamsız macerası ilk bakışta bir düşüş hikayesi gibi görünmesine rağmen gerçekte ne olduğuna dair herhangi bir ipucu yoktu. Hem diğer maceralarına da benzemiyordu bu seferki ve kendisinin dahi fark edemeyeceği bir gariplik vardı.
    
  Tüm bu gariplikler içinde, modern insan olduğu yerden yavaşça doğruldu hali hazırda dışarı çıkmak için uygun olan kıyafetlerini hiçte değiştirme gereği duymadan okula gitme niyeti ile evinin kapısından çıktı. Tek başına yürümek yolda küçük oyunlar oynamayı gerektirir diye düşündü Bu yüzden yol boyunca karşıdan gelen insanların giyinişleri üzerinden karakter tahlili yapmaya karar verdi ama zaten en fazla 3 farklı insan tipi görebileceğini gideceği yolun ortalarında tekrardan farketti.
    
  Aklını en çok düğüne gider gibi bir yere giden kadınlar meşgul etmişti. Bunlar her anlamda düğüne gider gibi giyinen düşünen ve yaşayan insanlardı ve sayıları nerdeyse yüzde ellileri zorluyordu. Birde sanki gittiklerinden çok farklı yere gidecekmiş gibi giyinenler vardı mesela Fransa, mesela Yeni Dalga. Bunlar da genelde düğüne gider gibi giyinenler ile aynı zeka seviyesine sahip olmalarına rağmen müthiş bir farkındalık takınmışlardı. Diğer bir tip ise bunların arasında bir yerde konumlanıyordu ve üzerine konuşulmaya bile değmeyecek kadar silik kalmayı tercih etmiş modern insanlardı.
    
  Bu düşünceler eşliğinde modern insan dersinin olduğu sınıfı bulup içeri girdi. Karşısında kendisinin müthiş bir farkındalık sahibi olduğunu düşünen bir öğretmen buldu. Söylediği her cümlenin ardından yavşak bir gülümseme ona eşlik ediyordu. Modern insan etrafına baktı ve  neredeyse 15 senedir bunu yapmalarına rağmen hala da öğretmenini dinlemekten vazgeçmeyen,sıkılmayan,bıkmayan ve bundan içten içe gizli bir huzur duyan insanları gördü. Bunlar aynı zamanda önemli gördükleri noktaları önlerindeki kağıtlara yazıyordu*
Bu macera da o esnada ödünç alınmış bir kalem ve kağıt ile yazılmıştır.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Modern İnsanın Maceraları 3



    Modern insan çimlerde otururken etrafına bakınıyordu. Çevresindeki bir sürü insan da çimlerde oturuyor, yürüyor ya da uzanıyordu. 
    Dış görünüşlerinden çoğu aynı gibi gözükse de çoğu zaman detaylarda, bazen de genel anlamda birbirinden tamamen farklılaşan bu insanlar, birbirine çok benzeyen çimlerin üzerindeydiler. Birden bire çim denilen şeyin sadece çim olmadığını çok farklı şeyleri de işaret ettiğini düşündü modern insan. Çim diyince kimsenin aklına tek bir çim gelmiyordu mesela. Biz hep onları binlercesi, yüz binlercesi bir arada görmeye alışmıştık. Tek başına çok soyut ve varoluşsal anlamalara yorabileceğimiz çim, diğer çimlerle bir araya geldiğinde daha çok sosyal-ekonomik maddi konulara yöneliyordu.

    
    Bunları düşünürken aynı zamanda etrafına bakmayı sürdürüyordu modern insan ama kendisini çok zorlayacak bu tümevarımsal muhakeme şekli bu sefer gözünü korkutuyordu. Her ne kadar dünyayı anlamak adına atomdan yola çıkmadıysa da, görülebilirlik içindeki en küçük şeylerden biri olan – çimden- başlamıştı. Tabi ki saçma da olsa aklından geçen şeylere dur diyecek hali yoktu. Hem bir modern insan olarak, kazanılmış en büyük özgürlüklerinden biri; çevreye zarar vermediği sürece istediği düşünceler içinde boğulabilmesi hatta delirebilmesiydi.

    Ardından modern insan çim konusunda yanılıyor muyum acaba? diye kendine sordu. Kendini doğrulamak adına örnekler bulmaya çalıştı. Daha önceden belirttiği üzere zaten kendini doğrulayabilmesi ve iç huzur, modern insanın en büyük çabalarının başında geliyordu. Kendine hatırlattığı bu gereksiz bilginin ardından. Mesela şimdi bu insanlar buraya geldiğinde yüksek ihtimal çim de kuruymuş, hava da güzelmiş, oturalım bari gibisinden cümleler kurmuşlardır. “Çimler” dememişlerdir sanırım diye düşündü. Bu ona o an için yeterli bir kanıt olarak geldi ve onu bir süre idare etti. Ardından için için  kendini yemeye başladı ve hala bir kanıt arama peşindeydi ki. - Yani şimdi bir köşede bir sürü çiçek olsun bir yerde de büyükçe bir alanda çim. Herhangi biri gelip bunların önünde dursa acaba ne derdi? Herhalde şurada çiçekler şurada da çim var derdi.  Diye düşünerek devam etti.

    Bir süre sonra modern insan kendi içinde bu problemi çözemeyeceğine karar verdi. Böyle bir şeyi gidip diğer insanlarla da paylaşamayacağıma göre en iyisi kendi bildiğimi doğru sayayım. dedi kendi kendine. Hem detaylar da boğulup geneli göz ardı ettiğini geç de olsa fark etti ve kendine sordu. – Sahi benim asıl problemim neydi. ?
Modern insan yavaş yavaş çimlerden doğruldu şöyle bir etrafına baktı ve bir kez daha içinden geçirdi “Benim asıl sorunum ne? Çimen ve ya toprak da olmadığına göre en baştaki derdim neydi? “ Sonra biraz yorulmuş ve sıkılmış olacak ki boş ver dedi ve ekledi. – Sonuçta; O filmin de söylediği gibi. – Filler oynaşırken olan çimenlere oluyordu.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Modern İnsanın Maceraları 2



   Modern insan yatağından kalktı. Yatağından ani kalkışı onu mutsuz etti ve şöyle düşündü. Oysa okuduğum o tüm kitaplardaki kahramanlar sadece ve sadece yataklarından kalkmazlardı. Bu süreçte onlara bir sürü sıfat, dolaylı tümleç, zarf, belirtili ve belirtisiz nesne de eşlik ederdi – dedi. Sonra 21yy.da yaşadığını, bahsettiği o şeylerin bundan yüzlerce yıl öncesine ait olduğunu düşündü ve içi rahatladı.  Sonuçta -içini rahatlatmak- eylemi, sadece kendinin değil tüm modern insanların en büyük gereksinimiydi.
     
   Garip zamanlarda yaşıyoruz dedi içinden. Belki de bu şekilde eskiye olan özlemini bir nebze de olsa gidermek ve sanırım kendince, “bak bu çağın da kendine özgü karakteristik özellikleri var” demek istiyordu ki birden  bakkala gitmeye üşendi. Bu düşünceleri arasında ani bir mekan değişikliğine yol açmıştı. Hikayesinin devamı için de ne kadar alakasız gözükse de aslında bağdaştırılabilirdi. Sonuçta modern insan olarak modernizmin ona sunduğu sürrealizm gibisinden “şey” leri emellerine alet edebilirdi yeter ki uygun bir üslup geliştirebilsindi. Sonra en büyük problemin cümleye “bakkal” ile başlamak olduğunu fark etti. Hala bakkal dediğime göre ; “yoksa tam anlamıyla bir modern insan değil miyim ?” diye düşündü. Fakat, hala bakkal denen şeyin ağızlarda olmasa da reel de varlığını sürdürdüğünü düşündü. Sadece onun yerine daha modern bir kelime olarak görülen market hatta süper market gibisinden kelimeler tercih ediliyordu. Sonuçta onların içinde de bir çok bakkal gizliydi.
  
   Daha yüzünü yıkamamışken ve ağzındaki modern zamanlardaki çevre kirliliğine denk düşen pislik yerini normal seyrine bırakmamışken, Greenpeace denen şey’in gereksizliği üzerine düşünürken, madem gidip ekmek alayım diye düşündü. Hem böylece yolda canı sıkılmayacaktı. Modern insan kendince düşüncelere dalmış iken kendini süper market denen yerde buldu ama hepimizin de beklediği üzere hala hayatında bir şey değişmemişti. Her şey hala normaldi.  Ardından bütün o ürün rafları onu  kendisine çekmeye başladı. Yüzünü ürünlere döndü ve sanki çok önceden birlikte olduğu bir kadını yolda görmüşte adımlarını olabildiğince bitişik atmaya özen gösterir gibi ilerledi. Her ürüne ayrı ayrı dokunma ihtiyacı duyuyordu, bunu kendini 15 veya 16. ürünü uzun süre ellerken  bulduğunda fark etti. Ambalajlara artık içindeki üründen daha çok özeniliyor diye geçirdi içinden. Sanki, çok büyük bir şey keşfetmiş gibi böbürlendi kendi kendine.  Bir önceki macerasındaki takıntılarını da es geçmeden aldıkları ile birlikte evin yolunu tuttu. Yol boyunca kafasını meşgul edicek pek bir şey bulamadı. Belli ki bu gün modern insan için normalden de renksiz geçicekti.
    
   Eve yaklaşırken aldığı ekmeklerin uç kısımlarının hepsi  yine kabul edilebilir ölçüde olmak şartıyla yenmişti modern insan tarafından. Artık bilinçsiz bir şekilde onda -motor davranış- haline gelen bu durum, modern insanın ilk defa bakkala gidebilme yetisine sahip olduğu çağlardan beri ona eşlik ediyordu. Evinin kapısını açmak adına kilidi zorlarken. Bir adamdan duyduğu “Eğer korku ve açlık hala insan davranışlarını yönlendiren iki önemli etken ise ilk insandan bu yana çok da ilerlediğimiz söylenemez.” Cümlesi geldi aklına. Sonra macera dolu bir aşk, dram veya korku filmi izleyemeyeceği için olsa gerek kendisinden daha da monoton hayatların hikayesini anlatan bir film izlemeliyim diye düşündü. Hem böylece modern insan kendini yalnız hissetmeyecekti.
     
   Bu ruh hali içinde mutfakta yumurta kırarken, bahsi geçen o cümleyi söyleyen adamın aslında çok da haksız olmadığını ama çok da haklı sayılamıyacağını düşündü. Çünkü gereğinden fazla kesin hatlarla çizilen her düşünce muhakkak bazı diğer düşüncelere haksızlık edecekti. Bizi yönlendiren başka şeyler de olmalı muhakkak diye düşündü. Yoksa homo homo sapien’ den bu yana; Gökten yağan beyaz şeyin metafizik bir korku unsuru değilde kar olduğunu anlamanın o müthiş (!) farkındalığı dışında daha herhangi bir farkındalık belirtisi gösteremeyen türdeşlerinin varlığını hangi bahane ile açıklayabilirdi.
     
   Bu arada yumurta gereğinden fazla pişmiş ve modern insan acaba kendi bahanesinin ne olduğunu düşünerek kahvatı masasına oturmuştu. Bir önceki macerasında öğleden sonra başlayan hikayesi bugün öğlen olmadan bitmişti.

Gel, Bahar gel.

22 Ocak 2012 Pazar

Modern İnsan'ın Maceraları



Modern İnsan, yine çok sıkılmıştı..
İş,güç,okul,fabrika falan derken hayatında devamlı dolduramadığı bir nokta,hatta birden çok nokta, virgül, soru işareti ve ünlem olduğunu artık kendisinden dahi saklayamıyordu.
    
     Belki komşusu onun çok eğlenceli bir hayatı olduğunu düşünebilirdi ama böyle düşünmek için yeterince birbirlerini tanımıyorlardı. Hatta göz göze dahi gelmemişlerdi. Şimdiye kadar şeker veya bir fincan kahve istemişliği de yoktu. Modern insan hep yere bakarak yürüyor. İçinde art niyet olmasa dahi tanıdığı herhangi biri onu gözleri ile kapmaya almadığı sürece selam vermiyordu. Tanımadıkları konusunda ise pek bir problem yaşamıyordu doğrusu. Öyle ki; Modern insanın yaşadığı en büyük problemlerden biri, bazen yolda muhattap olmayı istemediği bir tanıdığı gördüğünde; - Acaba yavaş yürüyüp mesafeyi mi açsam yoksa sağdan kaçıp görmezden mi gelsem -  ikilemi oluyordu. Genelde her iki seçenekte gerçekleşemiyor ve modern insan her defasında mecburen "gördüğüne çok seviniyordu". Aslında bir kere - AA Modern İnsan merhaba! dendiği andan itibaren kendisi için de herhangi bir problem kalmıyordu. Az çok kafası çalışan bir adam olduğu için yaşamını devam ettirebilecek kadar dialog kurabilme yetisine sahipti. Hatta bazen bakkala gidip, bakkalcıyla göz teması kurmamaya dikkat ederek parayı uzatıp evine dönmek için kapıya yöneldiğinde, belli belirsiz -hiç bir zaman tonunu ayarlayamadığı bir sesle- hayırlı işler, kolay gelsin gibisinden şeyler dahi dediği zamanlar oluyordu. Bu zamanlarda da yol boyunca "Acaba bu dediklerimi bakkala ilk girdiğimde mi söylemeliydim." diye düşünüp kesin bir karara varamadan evine gelmiş oluyordu.

     Maceranın başında bahsettiğimiz Modern İnsanın can sıkıntısı ise işte tam bu evine vardığı zamanlarda kendini göstermeye başlıyordu. Aslında Modern İnsan dışarı çıktığında da sıkılmıyor sayılmazdı. Sanırım, sadece evine döndüğünde biraz daha farklı duygular hissetmek için dışarı çıkmak istiyordu. Tabi bunu tam olarak bilemiyoruz, çünkü ; Modern İnsan kendisi hakkında bahsetmekten pek hoşlanmıyor.

     Modern İnsan dışarı çıktı, sokaklardan, caddelerden geçti ve kısmen kalabalık, genelde ise tenha sayılabilecek yerler ilk tercihleri arasındaydı. Yoldan geçen kadınların kıyafetlerine bakıp kendince derin anlamlar çıkarmayı, mesela; ayakkabılarından yola çıkarak reelde hangi çağa tekabül ettiğimizi düşünmeyi çok seviyordu. Bu gözlemleri sırasında aksesuar ve IQ seviyesinin ters orantı, saç rengi ve can sıkıntısı seviyesinin ise doğru orantılı olarak birbirine ilişik olduğunu fark etti. Ardından kendi kendine “ Modern adımlarla tak tuk diye yürüyen kadın, ortaçağdan kalma bir at figürüdür.” diye mırıldandı. Bu cümle hoşuna gitmiş olacak ki birkaç kez daha tekrarladı kendi kendine. Tekrarladıkça da yavşak bir gülümseme yerleşti yüzünün tam ortasına. Bir an “ Eve gidince bunu feysbuka yazayım “ gibisinden, bir önceki bilgece cümleleri ile taban tabana zıt düşünceler dahi geçti kafasından. Kendinden utanır gibi oldu. Büyük bir iç çelişki yaşıyordu ama bunun kendi suçu olmadığını düşündü. Sonuçta normal bir insan değildi. Modern bir insandı ve böyle çelişkiler yaşaması doğaldı. Ağzı iyi laf yapıyordu Modern İnsanın ve bu en çok kendi kendini ikna etmeye yarıyordu.

   İkna olmuş bir şekilde oturduğu yerden kalktı modern insan, hesabı ödemek için kasaya yöneldi. Ödemeyi yaptı. Çalışan ona teşekkür etti ve “yine bekleriz efendim” dedi. Modern insan çalışanın gözlerine bakmadan belli belirsiz gülümsedi ve “güle güle” dedi. Kapıdan çıktı ve acaba “hoşcakal” mı demeliydim diye düşündü. Bu sefer yolu uzun olduğu için kendince eksik de olsa bir karara varmıştı. “ Aslında her ikisini de demeye gerek yok, bir şey demesem de olurmuş hani.” diye düşündü. “Ama ya diğer insanlar böyle durumlarda ne yapıyorlardı acaba? “diye düşünerek biraz daha yürüdü Modern İnsan... Devam Edecek..

2 Ocak 2012 Pazartesi

10 Film.

1 - Permanent Vacation - jim Jarmusch


Jim Jarmusch'un 1980'de bir yerlerden cüzi bir miktar para bulup çektiği bu filmin yeri benim için ilk sırada. Belki daha güzel filmler de izlemiş olabilirim ama onlar izlediğim "en güzel*" film değildi.


2- Stalker - Andrey Tarkovsky


Stalker benim için aşılamayacak bir film.
Hani, sanki çok kalın bir roman okumuşsundur da bittiğinde garip bir tatmin yaşarsın işte öyle. Bu arada hatırladığım kadarıyla hiç öyle kalın bir roman okumadım. En kalını Kopyalanmış Adam olabilir yani o derece.Başlayıp da bitirmediğim ise Nasıl Yapmalı ? veya Oblomov'dur en fazla.


3- Der Siebente Kontinent - Michael Haneke


Bir şey söylemeden çok şey gösteren film. Üzerine bir şeyler 
söylemek saçma olur. Derken, bile bir şeyler söylemiş oldum.


4- Mesculin Feminin - J.L Godard


Godard'ın izleyebildiğim tüm filmlerini sevmiş olmama rağmen,sanırım aklımda daha fazla yer etmiş filmi budur. 



5- Das Schloß - M.Haneke


Kafka'nın Şato'sunu anlatan bu film belki kitabın kendisini okumadığım için beni bu
kadar etkilemiş olabilir ama bu beni gerçek 
anlamda sinemanın ne olması gerektiği 
hakkında derin düşüncelere gark etmediği
anlamına gelmiyor tabi.

6- Kader - Zeki Demirkubuz

Belki 6'ya Masumiyeti de koyabilirdim ama
Kader filmi her nedense hafızamda 
hep bir tık önde.

7- Cache - M.Haneke

Sanırım bu sıraladığım 3. Haneke filmi.
Belki 4.yü dahi koyabilirim ama 8,9 ve 10'a ayıp olur.

8- Umut - Yılmaz Güney

Sanırım izlediğim en iyi politik filmdi
bu topraklara ait olan ve bağırmadan,
marş söylemeden,kolunu kaldırmadan bile
derdini anlatabilen. Tabi ki bu eylemlere
karşı değilim, sadece bir Film için söylemekten
ziyade göstermenin öncül olduğunu düşünüyorum.

9- Les Amants du Pont Neuf - Leos Carax

İşlediği konu üzerine izlediğim en güzel filmdi.
Belki bunun nedeni işlediği konunun da ötesin de
bir şeyler anlatması olabilir ya da başrol oyuncuları
veyahut direk yönetmenin kendisi de olabilir. Bilemedim.

10- Withnail and I - Bruce Robinson

Buraya belki Yazgı da gelebilirdi.


...

11- A Torinói ló - Bela Tarr

Varoluşçu bir yönetmenin veda filminde, Nietzsche'nin o meşhur hikayesindeki At'a ne olduğuna dair bir soruyla başlayıp, kendini ve yukarıda sıraladığım o tüm filmler de dahil tüm filmleri değilleyen bu ürün, 10 filmin olduğu her listede hep 11.olacaktır. Bu diğerlerinden kötü bir film olduğu için değil, Ciddi bir dalga geçiş, gururlu bir veda ve sinemanın çoktan öldüğünü çok sonra anlayacak olan bizlere şimdiden fısıldadığı içindir. 



...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...